Yüce Türk milletinin benliğini ve kimliğini taşıyan,bağımsızlığımızın en önemli sembolü,üzerine yıllardır türlü türlü oyunlar oynanan,izlenen tartışmalı politikalara karşı milletinin her geçen gün kutuplaşmamak adına daha fazla direnmeye çalıştığı taşı toprağı altın olan eşsiz ülkemizin muhafızı,Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün biz Türk Gençliğine emaneti,İlelebet payidar kalacak olan Cumhuriyetimiz 94. yaşına girmeye adım adım yaklaşıyor.

Cumhuriyet Bayramı coşkusunun tüm yurdu yavaş yavaş kucaklamaya başladığı şu günlerde,batan ve yarın yeni umutlara doğacak olan güneşe bakarak bir kez daha anımsadığım Cumhuriyetimizin bizlere sunduğu aydınlığa kavuşmamızı sağlayan Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına birkaç cümle ile ödenemeyecek şekilde borçlu olduğumuzu bildirmeyi isterim.


 Geleceğimiz ve yarınlarımız adına canınızdan,hayatınızdan feragat ettiğiniz ve tarihe adlarınızı altın harfler ile yazdırarak bizleri vatan toprağını kan ile sulayan şehitlerin torunları olmak ile gururlandırdığınız için,

Taht üzerindeki zatın iki dudağının arasından çıkan emirleri sorgulayamadan yerine getirmekten başka çaremiz olmaması gibi korkunç bir durumdan bizleri kurtardığınız için,

Yedi düvele karşı saniye düşünmeden göğüs göğüse yokluk içerisinde çarpıştığınız ve bir an bile olsun geri adım atmadığınız için,

Talihsiz bir şekilde ellere teslim edilen vatan topraklarının elden gitmemesine göz yummadığınız ve bu teslimiyet gafletine karşı sessiz kalmadığınız için,

Şerife Bacılar,Nezahat Onbaşılar, Halime Çavuşlar,Hafız Selmanlar,Gördesli Makbuleler,Emir Ayşeler,Kara Fatmalar,Tayyar Rahmiyeler çıkardığınız ve kadını,kadın olduğu için hor görülüp geri plana atılmaktan kurtardığınız için,

Bir milletin cehaletten ve geri kalmışlıktan sıyrılmasına kıvılcım olup çağdaşlığın kapılarını araladığınız için,

Bir milletin kurtuluş destanı olduğunuz için,

Ve en önemlisi Atam,sana bu milletin lideri olduğun,kaderini değiştirdiğin için,



Binlerce defa teşekkür etsek,ne kadar minnet eylesek azdır.Borcunuzu ödeyemeyeceğiz...



Son olarak duygularımı satırlara dökmeye çalıştığım bu yazıma,tüm bu yapılanlara rağmen onları haketmediğini ortaya koyan,Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e ve şehit dedelerimize attıkları akıl almaz iftiralarla öne çıkan kendini bilmez,haysiyetsiz kimselerin utanmadan sarf ettikleri ''O olmasaydı da olurduk.'' cümlesine karşılık önemli edebiyatçılarımızdan Ahmet Haşim'in 3 Eylül 1919 tarihli Milli Mücadele dönemindeki Anadolu insanının yürek burkan halini anlatan mektubu ekleyerek nokta koymak istiyorum.




“Sevgili Refik,
İhtimal sana fazla yazıyorum. Fakat ben bundan memnunum. Bulunduğum noktalardan sana doğru uçurduğum bu mektuplarla pervaz-ı evraktan oluşmuş ve bütün mesafeler boyunca sürekli maddi ve manevi bir bağ ile kendimi sana bağlı tutmak istiyorum. İletişimimizin bu gidişhatı seni bunaltıyor mu? Geçen mektubumu Niğde’den yazmış ve o mektubu gönderdikten sonra sancağın bütün kazalarını teftişe çıkmıştım. Yirmi gün süren ve nice bağ ve bahçe safalarına rağmen ruhumda hiçbir hakikî lezzetin hatırasını bırakmayan bu devrenin sonunda bu ikinci mektubu gene Niğde’den yazıyorum. Gördüğüm Anadolu hakkında bilmem sana ne yazayım?
Öncelikle bu bölgede kimler yaşıyor? Görülen harabelerin yapıcısı hangi cins yaratıktır? Bunu, köy ve kasaba diye gördüğümüz renksiz harabe yığınlarına bakıp anlamak asla mümkün olmamıştır. Anadolu köylüsünü sınıflandırmada karıncalar cinsine ithal etmeli fikrindeyim. Gündüz ağaçsızlıktan dolayı müthiş bir güneş altında yanan ve gece en güzel yıldızlar altında bütün böceklerinin sonsuz sesleriyle uzanıp giden bu araziden herhangi saat geçilmiş olsa yalnız yiyeceğini tedarikle meşgul, “gıda” sabit fikirliliğiyle sersemleşmiş, neşesiz ve yorgun bir insaniyetin zor çalışma şartlarına tesadüf olunur. Sanki cehennemî bir fırın karşısından yeni ayrılmış gibi yüzleri kıpkırmızı, dudakları çatlak, elleri kuruyup siyahlaşan bütün bu insanlar ya gıda maddesini biçmekle, ya onu taşımakla, ya onu savurmakla veyahut onu metharlarına doğru çekip götürmekle meşgul görünür. Tıpkı karıncalar gibi, tıpkı karıncalar gibi…
Fakat boğazlarının kârına olarak aklın bütün maharetlerini ret ve iptal eden bu adamların boğazı da memnun etmekten pek uzak bulundukları, en zenginlerinin evinde geçirilen bir gecenin sabahında, nefis bir yemek diye sofraya getirilen suyla pişmiş uğursuz bir fasulyanın barsaklarda sebep olduğu gazlar ve ıstıraplar ile uyanılıp da anlaşıldığı zaman, bu akılsız kardeşlerin maksatsız hayatına, boşa giden üstün gayretle çalışmalarına karşı derin bir elem duymamak mümkün değildir. Refik; Ankara’da, Almanya imparatorunun Anadolu hastalıklarını tetkik etmek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli ileri gelenleriyle görüştüm. Bunlar, bir seneden beri her gelen hastayı ücretsiz muayene etmek ve mümkün olduğu kadar incelemelerini sıhhatli kişiler üzerinde(mektep talebesi gibi) yapmak suretiyle şunu anlamışlardır ki, Anadolu Türklerinin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. cinsi, yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi neymiş bilir misin? Beslenme eksikliği. Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı. İstisnasız nakil araçları kağnıdır. Ellerinde esir olan öküzler ve bu türden hayvanlar için en zalim düşüncelerin bile icâdından aciz kalabileceği -bununla beraber ağır, dar ve maksada gayr-ı salih bu âlet- hiç şüphe yok ki, taş devri keşfi ve aletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat, hayvana yapışıp onun hayat unsurlarına hortumunu sokan ve bu suretle kanını ve canını çeken bir canavardır. Uzaktan görüldüğü zaman heyet-i umumiyesiyle bir arabadan ziyade büyük ve korkunç bir karafatma hissini veren tarihe âşina bir göz için üzerindeki uzun değneği ve ayakta duran arabacısıyla dara ve keyhüsrev devirlerine ait taşlar üstünde çizilmiş ilkel arabaları hatırlatan bu kağnıların boyunduruğu altında masum hayvanların çektiği azabı gördükçe, onu sevkeden sakin köylünün insanlar gibi bir ruhu olup olmadığından şüphe ettim. Anadoluluların becerikliliği ancak öküz tezeğini kullanmakta ve onu kullanılmaya uygun bir hâle sokmak için buldukları çarelerin çeşitliliğinde görülür. Tezeğin bu adamlar nezdindeki kıymeti hayret vericidir. sürüler meraya çıkarken veyahut akşam şehre girerken kadın ve çocuk, gözleri nurlu bir noktaya cezp edilmiş gibi, öküz kıçlarından bir saniye dikkatlerini ayırmayarak ve yüzlerce rakipten geri kalmak korkusuyla seri adamlarla koşarak, öküz götünden düşen en ufak bok parçasını toplamak üzere dirseklerine kadar bulaşık elleri ve hırstan gözbebekleri fırlamış gözleriyle yere kapanırlar. Bu boklar toplanır, sepetlere doldurulur, evlere cem ettirilir ve nihayet bir altın mayası yoğurur gibi, altın gerdanlıklı genç kadınlar beyaz kollarıyla onu yoğururlar ve muntazam yuvarlaklar hâline koyup kurumak üzere duvara yapıştırırlar. Anadolu’nun duvarları bu öküz pislikleriyle sıvalıdır. bütün havalarında o hoş koku solunur. Yemekleri, sütleri, ekmekleri hep tezek dumanının kokusuyla ele alınmaz bir hâldedir. Eski Mısırlılardan ziyade Anadolular apis öküzüne hürmet etmeliydi. Öküz, burada hayatının genelinin zenbereğidir. Evlerine gelince, onlar da öyle: Duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi, gelişigüzel dizilmesinden hasıl olmuştur. Baca nedir, bilir misin? Dibi kırık bir testi. Kızılırmak civarında, büsbütün ev inşasından da feragat ederek, toprağın maddesel özelliğinden yararlanarak dağları oymakla vücuda getirdikleri mağaralar içinde kuşlar gibi yaşarlar. Nevşehir’den yarım saat beride Güvercinlik adında kovuklardan oluşan bir köy vardır ki, hakikaten ancak bir güvercinlik olmaya yakışan bir köydür. Anadolu, külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celâl’in dediği gibi en nefis bir icatları olan yoğurt bile pislik mahsulünden başka bir şey değildir. Kaynamış süte kirli bir demir parçası yahut eski bir gümüş para atılsa sütün derhal yoğurda dönüşeceğini sen de bilirsin. Anadolu, hemen bir uçtan bir uca firengilidir. Anadoluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, şehrin kalabalığında o kadar topal, topalların o kadar çeşitlisi, o kadar cüce, kambur, kör ve çolak görülür ki, insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum zanneder. Bununla birlikte güzel oldukları zaman da güzelliklerinin emsalsiz olduğunu itiraf etmeli. Siyah, derin ve titretici gözlerle insana bakan şalvarlı, düzgün ölçülü anadolu kadınları; sizleri nasıl unutacağım? Gençleri, insanın bazen en mükemmel bir örneğini temsil ederler. Fakat, bunlar, nadirlerdendir., Refik. Anadolular hakkında sana daha çok yazacak şeyler varsa da mektuba gülünç bir makale süsü vermemek için bu konuyu burada kesiyorum. Anadolu seyahati artık benim için nihayet buluyor demektir. Bundan da üzgün değilim. … Niğde teftişi son bulmuştur. İâşe Heyet-i Teftişiyesine girdiğim günden beri kazandırmış olduğum tutar iki bin liraya varmıştır. Benim zararım ise pek çoktur. Öncelikle sağlığım bozuldu. Hayli keçi eti yedim. Birçok da gereksiz masraflar ettim ve rahatımdan da birçok şey kaybettikten sonra yerimden de oldum. Yakında, belki, üç gün sonra İstanbul’a gidiyorum.
Ahmet Haşim 3 Eylül 1919''

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü ve silah arkadaşlarını rahmet ile anıyorum.

Zeki BAŞ 




Paylaşın:

Lütfen Yorum Yapınız:

0 yorum var. Sizde Yorumunuzu Ekleyin

Türkçe dil kurallarına lütfen dikkat edelim.
Yorumunuz en kısa sürede yayınlanacaktır..
Yorumlarınız bizim için değerlidir.